Îman
Îman, Peygamber Efendimiz (s.a.v) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ
buyurduğu hususların tamamını kabul ve tasdik etmektir. İman, bu tasdikten
ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine müslüman muâmelesi
yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi
şarttır.
İmanın şartları altıdır. Bu altı şart aşağıda Arapça aslını ve tercümesini
göreceğimiz Âmentü'de açıklanmıştır.
اٰمَنْتُ
بِٱللهِ وَمَلآَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ
وَرُسُلِهِ وَٱلْيَوْمِ ٱْلاٰخِرِ
وَبِٱلْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ
مِنَ ٱللهِ تَعَالٰى وَٱلْبَعْثُ
بَعْدَ ٱلْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلٰهَ
اِلاَّ ٱللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ
مُحَمَّدًا عَبْدُهُ
وَرَسُولُهُ
"Âmentü billâhi ve melâaiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve
bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'lmevti hakkun
eşhedü en lâa ilâhe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh."
Mânâsı:
"Ben Allâhü Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret
gününe, kadere; hayır ve şerrin Allâhü Teâlâ'nın yaratmasıyla olduğuna inandım.
Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehâdet ederim ki, Allâhü Teâlâ'dan başka
ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve
Peygamberidir."
İmanın Şartları
Allâhü Teâlâ'ya inanmak,
Meleklerine inanmak,
Kitaplarına inanmak,
Peygamberlerine inanmak,
Âhiret gününe inanmak,
Kadere; hayır ve şerrin Allâh'tan olduğuna, öldükten sonra dirilmenin hak
olduğuna inanmaktır.
İmanın bu altı şartından birini kabul etmeyen, hepsini inkâr etmiş sayılır.
Meselâ, imanın beş şartını kabul edip, âhirete inanmayan kimse müslüman olamaz.
Allâhü Teâlâ'ya
İman
Îmanın altı şartından birincisi, Allâhü Teâlâ'ya imân etmektir. Şöyle ki; Allâhü
Teâlâ vardır. Onun zâtı, bütün kemâl sıfatları ile muttasıf (Yani, bütün
güzelliklere eksiksiz olarak sahip), bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve
uzaktır.
Hz. Allâh'ın sıfatları, sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye olmak üzere iki
kısımdır.
Sıfât-ı Zâtiyye
Hz. Allâh'ın Sıfât-ı Zâtiyyesi 6'dır:
Vücud: Var olmak.
Kıdem: Evveli olmamak; ezelî olmak.
Bekâ: Sonu olmamak; ebedî olmak.
Vahdâniyet: Birlik. Zâtında ve sıfatlarında tek olup, ortağı yoktur
Muhâlefetün lilhavâdis: Sonradan olanlara hiç benzememek.
Kıyam binefsihi: Var olmasında başka bir şeye muhtaç olmamak.
Sıfât-ı Subûtiyye
Allâhü Teâlâ'nın Sıfât-ı Sübûtiyesi sekizdir:
Hayat: Diri olmak. (Allâhü Teâlâ diridir ve dirilticidir.)
İlim: Bilmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi, hattâ kalblerde gizlenen niyetleri
dahi bilir.)
Semi: İşitmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi işitir.)
Basar: Görmesi olmak. (Allâhü Teâlâ; karanlık gecede, kara taşın üstünde, kara
karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının sesini işitir.)
İrâdet: Dilemesi olmak. (Yani irâde sahibidir ki, diler ve ne dilerse onu
dilediği gibi yapar.)
Kudret: Gücü her şeye yeter olmak. (Allâhü Teâlâ her şeye kaadirdir.)
Kelâm: Konuşması olmak. (Allâhü Teâlâ'nın harf ve sese muhtaç olmadan söylemesi
demektir.)
Tekvîn: Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak.
Meleklere İman
Îmanın ikinci şartı meleklere inanmaktır.
Melekler nurdan yaratılmış, istedikleri sûret ve şekillere girebilen rûhânî ve
latif varlıklardır.
Meleklerde erkeklik ve dişilik yoktur. Onlar, emrolundukları şeylerde Allâh'a
isyan etmezler. Yorulup usanmazlar. Yemek, içmek gibi ihtiyaçları yoktur. Kimi
gökte, kimi yerde, kimisi de Arş'ta vazifelidirler. Sayılarını ancak Allâhü
Teâlâ bilir. İçlerinden dört büyüğü meleklerin peygamberidir.
Dört Büyük Melek
Cebrâil (a.s.): Cenâb-ı Hakk'ın kitaplarını peygamberlere getirmeye, yâni vahye
memur, Allâh ile resülleri arasında bir vâsıtadır.
Mîkâil (a.s.): Bir kısım hâdiselerin; Meselâ rüzgârların, yağışların, hubûbatın
ve bitkilerin meydana getirilmesine memurdur.
İsrâfil (a.s.): Sûrun üfürülmesi, kıyâmet gününün meydana gelmesi ve insanların
kıyâmette tekrar dirilmeleri hususlarına memurdur.
Azrâil (a.s.): Öleceklerin ruhlarını almaya memurdur.
Ayrıca her insanda, vazifeli 384 melâike vardır. Bunlardan, Kirâmen Kâtibîn ve
Hafaza melekleri insan ne yaparsa onu yazmakla vazifelidirler.
Kitaplara İman
Îmanın üçüncü şartı kitaplara inanmaktır.
Cenâb-ı Hakk, kendi irâdelerini, emirlerini, nehiylerini, hikmetlerini kullarına
bildirmek için zaman zaman peygamberlerine kitaplar indirmiştir. Bu kitapların
tamamına ilâhî kitaplar denir.
Cebrâil (a.s.) vâsıtası ile peygamberlere vahiy olarak gönderilen kitap ve
suhufun (sayfaların) adedi 104'tür.
Suhuf (Sayfalar)
10 Suhuf, ÂDEM aleyhisselâm'a,
50 Suhuf, ŞİT aleyhisselâm'a,
30 Suhuf, İDRİS aleyhisselâm'a,
10 Suhuf, İBRAHİM aleyhisselâm'a, gönderilmiştir ki, tamamı 100 sahifedir.
Kitaplar
Tevrat, Mûsa aleyhisselâm'a,
Zebur, Dâvud aleyhisselâm'a,
İncil, İsa aleyhisselâm'a,
Kur'ân, Peygamberimiz MUHAMMED Aleyhisselâm'a, gelmiştir. Kur'anın gelmesiyle
ilk üçünün hükmü kaldırılmıştır. Kur'an-ı kerim 114 sûre, 6666 âyettir. İki
durak arasına bir âyet denir. Kur'an'ın bir harfi bile değişmemiştir. Dünyadaki
bütün Kur'an'lar aynıdır. Kur'an-ı Kerim kıyâmete kadar Allâh'ın himâyesinde
olup değişmeyecektir.
Peygamberlere İman
Îmanın dördüncü şartı peygamberlere inanmaktır.
Peygamberler, Cenâb-ı Hakk'ın, şerîatını, emirlerini, yasaklarını, haberlerini
kullarına bildirmek için gönderdiği müstesna zatlardır. Peygamberler insanları,
Allâh'a şirk koşmak ve puta tapmak gibi dalâletlerden kurtarmaya, inananları hem
dünyada hem de âhirette saâdete erdirmeye vesiledirler. İnsanların akılları
gerçek kurtuluş yolunu bulmakta yetersiz olduğundan Hazreti Allâh, kullarının
ebedî saadeti için peygamberler göndermiştir. Peygamberler, Allâh tarafından
mûcizelerle kuvvetlendirilmişler; Allâh'ın izni ile bir çok hârikulâde yani eşi
görülmemiş ve olamaz diye bilinen şeyler, onların elinde kolayca olmuştur.
İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm'dır. İşte bunun içindir ki,
yaratılışı itibariyle üstün bir varlık olan insanın, aslı, bazı yanlış
düşünenlerin iddiâ ettiği gibi maymun değil; yine insandır. Esasen "İnsanın aslı
maymundur" diyenlerin bu bâtıl iddiâsını asrımızın inkişaf eden ilmi ve fenni de
kökünden çürütmüştür. Hiç şüphesiz bilinmelidir ki, bizim aslımız maymun değil;
Cennetten gelme, tertemiz, Hazreti Âdem ile Hazret-i Havvâ'dır.
Peygamberlerin Sıfatları
Peygamberler hakkında bilinmesi vâcip ve zarûri olan sıfatlar beştir.
Sıdk: Peygamberler doğrudurlar. Asla yalan söylemezler.
Emânet: Emindirler. (Her hususta kendilerine inanılır.)
Tebliğ: Hz. Allâh'ın emir ve yasaklarını hiç noksansız ve çekinmeden tebliğ
ederler.
Fetânet: Son derece zekîdirler.
Ismet: Mâsumdurlar; günah işlemekten uzaktırlar.
Bizim Peygamberimizin diğer peygamberlerden ayrı beş vasfı daha vardır:
Bütün peygamberlerden efdâldir (Üstündür).
Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.
Peygamberler silsilesinin son halkası (Hâtemü'l-Enbiyâ) yâni son peygamberdir.
Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Şerîatı, kıyâmete kadar devam edecektir.
Kur'an'da İsimleri Geçen Peygamberler
Hazret-i Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimize kadar bir rivâyete göre 124 bin,
diğer bir rivâyete göre ise 224 bin peygamber gelmiştir. Bunlardan ancak 28
tanesinin isimleri Kur'ân-ı Kerim'de zikredilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de adları
geçen ve bilinmeleri vâcip olan peygamberlerin mübârek isimleri şunlardır:
1. Âdem 8. İsmâîl 15. Hârûn 22. Zekeriyya
2. İdris 9. İshâk 16. Dâvûd 23. Yahyâ
3. Nûh 10. Yâkûb 17. Süleyman 24. Îsâ
4. Hûd 11. Yûsüf 18. Yûnus 25. Üzeyr*
5. Sâlih 12. Eyyûp 19. İlyas 26. Lokman*
6. İbrâhîm 13. Şuayb 20. Elyesa 27. Zülkarneyn*
7. Lût 14. Mûsâ 21. Zülkifl
28. Hazret-i Muhammed. (Aleyhimüsselam)
* Bu üç mübârek zâta evliya diyenler de vardır.
Peygamberimiz
Peygamberimizin Ecdâd-ı Âlîsi (Dedeleri)
Peygamberimiz'in kendisinden itibaren, Hz. İsmâil'in sülalesinden olan Adnan'a
kadar baba sülâlesi şöyledir:
Hz.Muhammed, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdimenaf, Kusayy, Kilab, Mürre,
Kâab, Lüey, Gaalib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar,
Nizar, Meaad, Adnan.
Peygamberimizin anne cihetinden sülâlesi:
Hz. Muhammed, Amine, Vehb, Abdimenaf, Zühre, Kilâb.
Peygamberlerin her hususta en üstün, en büyük olanı, şüphesiz bizim
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)'dır.
Peygamberimizden evvel gönderilen peygamberlerden çoğu, belli bir topluluğa, bir
şehir veya köy halkına gönderilmiştir. Peygamber Efendimiz ise bütün insanlığa,
bütün mahlûkâta yani, onsekiz bin âlemin tamamına rahmet olarak gönderilmiştir.
Onun İnsanlığa nasıl ve ne büyük bir rahmet olduğunu anlamak için, dünyaya
gelmezden evvelki insanlığın haline bir bakmak lâzımdır:
Bilindiği gibi, Fahr-i Âlem Efendimizin teşrifinden önce bütün dünyada her
bakımdan kötülüklerin ve karışık-lıkların hüküm sürdüğü bir fetret devri
mevcuttu. O günün insanları her türlü bid'at ve sapıklık içinde âdeta yüzüyordu.
İnsanlık, hak, adâlet ve medeniyetten uzak, korkunç bir vahşetin girdabına
gömülmüştü. Fuhuş ve eşkiyalık, her türlü zulüm ve zorbalık almış yürümüştü.
Öyle ki, kimin kime gücü yetiyorsa o, diğerinin malına, canına, ırzına tecâvüz
ediyor, elinde nesi varsa alıyordu. Hattâ bir kısım insanlar hurâfe ve bâtıl
inançlarla hareket ederek kendi kız çocuklarını çukurlara gömüyor,
öldürüyorlardı. Vahşet ve ahlâksızlığa öylesine dalmışlardı ki; bir kadını
birkaç erkek ortaklaşa alabiliyordu. Ayrıca kadının cemiyette hiç değeri yoktu.
Para ile alınıp satılabilen basit bir eşya muâmelesi görüyordu. İnsanlar,
birbirlerine diş bileyen düşman gruplar halinde kabilelere ayrılmış, kabileler
arasında kan dâvâları almış yürümüştü. İnsanlığın bu halini Şair Mehmed Akif şu
iki mısraında ne güzel tasvir ediyor:
"Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi "
İşte böyle bir devirde Resûl-i Ekrem Efendimiz, (sallallâhü aleyhi ve sellem)
Mekke-i Mükerreme'de, Milâdın 571'inci senesi Rebîulevvel ayının 12'inci gecesi
sabaha karşı dünyayı şereflendirdiler.
Peygamberlik silsilesinin son halkası olan Peygamberimizin, kırk yaşına girip
daha kendisine nübüvvet ve şerîat verilmezden evvel bile, elinde bir çok
hârikalar zuhur etmişti. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ilâhi emrine tam
mânâsıyla uyduğu için, hayatının her kademesinde sadakat ve doğruluğun canlı bir
örneği olmuştur.
O her türlü riyâ ve yalandan uzaktı. Devrinde kimse kimseye itimad edemez ve
güvenemezken, herkes ona inanıyor, ona itimat ediyor, ihtilâfa düştükleri
meselelerde onun hakemliğine ve hükmüne râzı oluyorlardı.
Onu inkâr eden düşmanları bile, onun sadâkat ve doğruluğunu, yalan ve riyâdan
uzak olduğunu itiraf ederlerdi. onda gördükleri eşsiz ahlâk ve yüksek seciyeyi
takdir eder, ona " Muhammedü'l-Emin" (Emniyetli Muhammed) derlerdi.
İşte, âlemlere rahmet Efendimiz, cihânın böylesine zulmetle dolu olduğu bir
devirde gelmiş, bâtıl inançları kaldırmış, iman ve İslâm nûru ile âlemi
karanlıktan kurtarmış, insanlığa dünya ve âhiret saâdetinin anahtarlarını
vererek, hakîki medeniyet yolunu göstermiştir.
Bugün, İslâm tarihini tarafsız şekilde tetkik eden birçok müsteşrik (doğu
bilimcisi gayri müslim) bile, Peygamberimizin yüksek mertebesini, güzel ahlâkını
ve insanlık için gerçekten rahmet ve en büyük kurtarıcı olduğunu kabul etmeye
mecbur kalmış, ona hayranlık duymaktan kendilerini alamamışlardır.
Muhammed Esad tarafından tercüme edilen bir eserde meşhur İngiliz filozofu T.
Karlayl şöyle diyor:
"Hazret-i Muhammed (s.a.v.) riyâdan tamamen uzak olduğundan onu severim...
Hazret-i Muhammed 'i tartacak, beşerde bir terâzi de yoktur. O, tartılmayacak
kadar ağır ve büyüktür"
İnsaf sahibi gayr-i müslimler, Peygamberimize bu derece hayranlık duyar, alâka
ve muhabbet gösterirse, onun ümmeti olan bizlerin, ona nasıl bir sevgi ve
hürmetle bağlanmamız gerektiğini düşünmek lâzımdır.
Burada şunu da ilâve edelim ki, Peygamberimiz dün-yayı şereflendirdikten sonra,
daha önce gelmiş Peygamberlerin tasarrufları ve getirdikleri şerîatların hükmü
kalmamıştır. Hakkaniyet ve hükümranlık sadece bizim Peygamberimize âittir. Onun
içindir ki, Peygamberimiz bir ara Hazret-i Ömer'in elinde mensuh Tevrat
sahifelerini görünce ona âdeta çıkışarak:
"Siz de Yahûdi ve Hıristiyanlar gibi bana verilen nübüvetten, bana indirilen
Kur'ân'dan şüphe ve tereddüt mü ediyorsunuz? Vallâhi, Tevrat kendine indirilen
Mûsa Peygamber (şu anda) hayatta olsa idi, bana tâbi olmaktan başka hiç bir
kudreti olamazdı." buyurarak bu gerçeği ifade etmişlerdir.
Binâenaleyh, bâtıl dinler ve bilhassa kesif hıristiyanlık propagandasına rağmen,
iyi bilinmelidir ki, devrimizde ne İncil'in, ne Tevrat'ın hükmü vardır.
Asrımızda ve kıyâmete kadar tasarruf ve hükümranlık, ancak bizim Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ya aittir.
Peygamberimizi İyi Tanıyalım
Gerek dünya ve âhirette şerefli, faziletli ve iyi insan olabilmek; âlemlere
rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa'yı (s.a.v.) iyi bilmek, iyi anlamak
ve ona hakîki ümmet olmakla mümkündür. Bir insan, Peygamberimizi bilmedikten,
tanımadıktan, sevmedikten sonra hiçbir şeyle şerefli ve faziletli olamaz.
Peygamberimizin adı Muhammed, babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine'dir.
Ana rahminde yedi aylık iken babası vefat etmiştir. Milâdî 571 senesi Nisan
ayının yirminci gecesine tesadüf eden, Rebîulevvel ayının onikinci (Pazartesi)
gecesi sabaha karşı Mekke'de doğmuştur. Doğduğu zaman hiçbir çocuğa
benzemiyordu. Onda gözüken peygamberlik nûru, bakan gözleri kamaştırıyordu.
Dört yaşına kadar süt annesi Halîme'nin yanında kaldı. Sonra âilesine teslim
edildi. Altı yaşında iken annesi Âmine vefat etti. Dedesi Abdü'l-Muttalib onu
yanına aldı. Fakat annesinden iki sene sonra, sekiz yaşında iken de dedesi vefat
etti. Bu defa da amcası Ebû Talib'in yanında kaldı.
Peygamberimizin çocukluk ve gençlik zamanları, bekârlık-evlilik devirleri,
hâsılı bütün hayatı hiç bir insana nasip olmayan fazilet ve kemâlât ile
geçmiştir.
Yirmibeş yaşında Hadicetü'l-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Hiç bir zaman putlara
tapmadı. Çocukluğundan beri onları hiç sevmezdi. Hazret-i İbrahim
aleyhisselâm'ın dini üzere Allâh'a ibâdet ederdi. Zaman zaman Mekke'nin yanında
bulunan Hira dağına gider, Allâh'ın kudret ve büyüklüğünü düşünürdü. Allâh'ın
kendisine tâ ezelde ihsân ettiği aşk ile muhabbet denizine açılır, kalbinde
yanan tevhid nurunun pırıltıları içinde Allâh'ı zikrederdi.
Peygamberimiz yine bir gün, Hira mağarasında kendisine hâs lâhûti âleme
dalmışken, Cebrâîl aleyhisselâm Allâh'ın emri ile ona peygamberlik vazifesini
bildirmeye geldi. İnsanlığın kurtarıcısı, Allâh'ın sevgilisi Hazret-i Muhammed
sallallâhü aleyhi ve sellem'e:
" - Oku!" dedi. Peygamberimiz:
" - Ne şey okuyayım? " dedi. Cibrîl-i Emîn:
" - Oku!" diye tekrar etti. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) aynı
cevabı verdi. Bunun üzerine Cibrîl-i Emîn, Peygamberimizi tutup mübârek göğsünü
üç defa sıktı. Böylece Peygamberimize mânevî bir ameliyat tatbik edilmiş oldu.
Ve Peygamberimiz büyük bir mûcize olarak birden okumaya başlayıverdi. Melek
üçüncü emri verdi. Ve ilk olarak vahy olunan âyeti okudu. Âyetin yüksek meâli şu
idi:
" - Seni yoktan var eden, tedrîcen terbiye edip büyüten, kemâle ulaştıran
Rabbi'nin ism-i şerîfi ile oku. O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku! O çok
kerîm olan Rabbinin hakkı için ki, O, kalemle tâ'lim etti; insana bilmediğini
öğretti."
Böylece Hazret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e Peygamberlik vazifesi
verildi. Kur'ân-ı Kerîm, yirmi üç senede tamam oldu. Onüç sene insanları
Mekke'de hak yola dâvet etti. Büyük meşakkatlar ve ızdıraplar çekti. Her şeye
sabredip Allâh'ın varlığını, birliğini yaymaya çalıştı. Sonra Medîne-i
Münevvere'ye hicret etti. On sene de orda peygamberlik vazifesini bütün gücü ile
yerine getirmeye çalıştı. İnsanlara insanlığı öğretti, medeniyeti belletti.
Karanlık gönülleri İslâm'ın nuru ile aydınlattı. Böylece vazifesini tamamladı.
Altmış üç yaşında vefat etti. İnsanlık âlemine de hidâyet rehberi olan Kur'ân-ı
Kerîm'i ve sünnet-i seniyyesini tavsiye ve emânet etti.
Salât sana, selâm sana ey Allâh'ın Resûlü. Seni hakkı ile bilen ve öven
âlemlerin Rabbı Allâhü Teâlâ'dır. Sen Rahmeten lil'âlemînsin. İns ü cinnin
peygamberisin. Sen Hâtemü'l-Enbiyâ'sın. Sen "Levlâke Levlâk, lemâ
halaktü'l-eflak" hitâb-ı izzetinin muhatabısın. Sen Muhammed Mustafa'sın
(sallallâhü aleyhi ve sellem).
Ashâb-ı Kirâm
Ashab, Peygamber Efendimizi bir kere bile olsun iman gözüyle görüp, sohbetinde
bulunan müslümanlardır. Ashâb'ın hepsi çok büyük derece sahibidirler. Çünkü
onlar, Peygamberimizi gözleriyle görmüş, en zor zamanlarda onun etrafında
kenetlenip mallarıyla, canlarıyla İman ve İslâm'ın yayılması için cihâd
etmişler, büyük gayretler göstermişlerdir. Böylece Peygamberimizin en büyük
teveccühünü kazanmışlardır. Hepsi de tepeden tırnağa adetâ nur hâline
gelmişlerdir.
Ulvî dinimizin yayılmasında onlar önderlik etmişlerdir. Bu devirde bir insan tek
başına bütün dünyayı fethetse, dünya dolusu altın tasadduk etse, yine de ashâbın
en küçüğünün mertebesine erişmesi mümkün değildir. Biz müslümanlar, Ashâb-ı
Kirâmın hepsini sevmek, saymak ve hepsine hürmet etmekle mükellefiz. Onların
aralarında meydana gelen bazı ihtilaflârdan dolayı, hiç birinin aleyhinde tek
kelime söyleyemeyiz. Zira onlar müctehiddir ve ictihadla hareket etmişlerdir.
Onlardan birinin aleyhinde konuşan insanın imanı zayıflar, dini çok büyük zarar
görür. O insan inancını düzeltmedikçe aslâ kâmil bir mü'min olamaz.
Ashab iki kısımdır:
Muhacirîn,
Ensâr.
Muhacirîn, mallarını, mülklerini bırakarak Allâh rızâsı için Mekke'den Medîne'ye
hicret eden Mekke'li müslümanlardır.
Ensâr ise, Medîne'nin yerlisi olan müslümanlardır. Medîne'ye hicret eden
müslüman kardeşlerine, Allâh rızâsı için bütün varlıklarıyla yardımda
bulunmuşlardır. Her iki zümre de Allâh rızâsı için yaptıkları bu hareketlerinden
dolayı çok büyük sevap ve derece kazanmışlardır.
Peygamberlerden sonra insanların en büyüğü Ashâb-ı Kirâm'dır. Ashâbın da en
büyüğü sırasıyla Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i
Ali'dir. (Radıyallâhü anhüm).
Âhiret Gününe İman
İmanın beşinci şartı âhiret gününe inanmaktır.
Sûr'un üflenmesi, bütün ölülerin dirilip kabirlerinden kalkması, amel
defterlerinin kendilerine verilmesi ve mahşer meydanında toplanıp suâl ve hesaba
çekilmesi ile mizan, şefâat, sırat, kevser, cennet ve cehennem gibi âhiret
hayatına ait hususlara inanmaktır.
Âhiret, bu dünyadan sonraki sonsuz hayattır. Allâhü Teâlâ, bu dünyayı ve bütün
varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. İsrafil Aleyhisselâmın birinci
sûru üfürmesiyle kıyâmet kopup bütün canlılar ölecek, dünya ve dünya dışındaki
her şey parçalanıp yok olacaktır. İkinci sûrun üflenmesi ile de mahlûkât yeniden
dirilerek hesap vermek için mahşer yerine toplanacaklardır. Mahşerde Allâh'ın
huzurunda bütün yaratıklar yaptıklarından hesâba çekilecek, en ince teferruatına
kadar hesap verecekler, haklı, haksızdan hakkını alacaktır. Hesap işi bittikten
sonra, iyiler Cennet'e, kötüler Cehennem'e girecektir. Cennet'e girecek olan
insanların bir kısmı orada Cenâb-ı Hakk'ın cemâlini göreceklerdir. Âhirete
inanmayan, Allâh'a ve peygambere da inanmamış olur.
Kader ve Kazâya İman
Îmanın altıncı şartı kadere inanmaktır.
(Kader ve kaza meselesi bazan zor anlaşıldığından, kolay kavrayabilmek için,
önce insandaki irâde-i cüz'iyye'yi izah edelim.)
İrâde-i Cüz'iyye
İrâde-i cüz'iyye: Cenâb-ı Hakk'ın kuluna verdiği mahdut bir salâhiyet ve tercih
hakkıdır. Fakat ehemmiyeti pek büyüktür. Zira insan, irâdesini hayra sarf ederse
Mevlâ hayrı, şerre sarf ederse şerri yaratır. Bu itibarla insan, Cenneti de,
Cehennemi de bu irâde ile kazanır. Evet, Hâlık (Yaratıcı) yalnız Cenâb-ı
Hakk'tır. O dilemezse, o yaratmazsa hiç bir şey olmaz. Şu kadar ki, kul kâsib
yani isteyip çalışan, Mevlâ ise Hâlik yani yaratan'dır.
İnsana verilen irâde-i cüz'iyye otomobilin direksiyonu gibidir . İnsan
direksiyonu ne tarafa çevirirse otomobil o tarafa gider. Bu sebeple, isyan
içinde olan bir kimse, "Ben ne yapayım Allâh böyle dilemiş, böyle yaratmış"
deyip mes'uliyeti üzerinden atıp sıyrılamaz. Evet, Allâh dilemiştir ama, kulun
irâdesi ve çalışması bu yolda olduğu için dilemiştir. Zâten kulda, böyle bir
irâde-i cüz'iyye yâni tercih hakkı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk kuluna imtihan
fırsatı vermemiş, onu hayra veya şerre zorlamış olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hakk
kuluna zorla bir günahı yaptırıp, sonra da cezalandırmaktan münezzehtir.
Bâzı kimseler, "Ezelde bâzılarının rûhu secde etmiş, bâzılarının etmemiş; işte
ezelde rûhu secde etmeyenler kâfir gider." derler. Aslâ böyle bir şey yoktur. Bu
iddiâ insanın itikadını kökünden sarsar. Ezel itiraz yeri değildir. Orada
isteyerek veya istemeyerek herkes secde etti. Cenâb-ı Hakk, ruhları imtihana
çekerek, "Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye sorduğunda
bütün ruhlar istisnâsız olarak, "Belâ (Evet Rabbimizsin Yârabbi)" diye ahid
verdiler.
Yine bâzı yanlış düşünenler diyorlar ki: "Sen ne yaparsan yap, Allâh dilediğine
hidâyeti dilediğine dalâleti halkeder." Bu düşünce de aslâ doğru değildir. Bu
husustaki Âyet-i Kerîmeyi çokları yanlış tefsir ve izah ediyor. Üstâzım, Hocam
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi: "Allâh,
hidâyeti isteyip, hidâyeti dileyenlere hidâyeti; dalâleti isteyip, dalâleti
dileyenlere de dalâleti halkeder" diye tefsir ve izah ederlerdi.
Ayrıca bu mevzuu izah ederken derlerdi ki: "Ezelde Ahmed Cennetlik, Mehmed
Cehennemlik diye zât ve şahıs üzerine bir hüküm yoktur. Ancak elbiseler
biçilmiş; (İman elbisesi, itâat elbisesi, nur elbisesi) şu elbiseleri giyenler
cennetliktir denilmiş; ayrıca küfür, isyân, zulmet elbiseleri biçilmiş, bunları
giyenler de Cehennemliktir denilmiştir. Kul, irâde-i cüz'iyyesiyle bu elbiseleri
seçmekte tamâmen serbest bırakılmıştır. Binâenaleyh, insan irâde-i cüz'iyyesiyle
bunlardan hangisini seçer ve giyerse oraya gider."
Kul bütün fiillerinden kendisi mes'ul olduğuna göre artık kula lâzım gelen isyan
etmek değil, mukadderâta boyun eğmek ve başa gelene râzı olmaktır. Bununla
beraber görünür görünmez belâlardan bizi koruması ve ömrümüzü sıhhat ve âfiyet
içinde geçirmemiz için Cenâb-ı Hakk'a yalvarmak da üzerimize düşen mühim bir
vazifedir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, "Sadaka vermek belayı
defeder, ömrü uzatır" buyurmuşlardır.
Kader
Kader, ezelden ebede kadar hayır ve şer (iyi kötü) meydana gelecek bütün
hâdiseler hakkında Cenâb-ı Hakk'ın kendi ilmi icabı bilip takdir buyurmasıdır.
Kazâ
Kazâ, Cenâb-ı Hakk'ın ezelde takdir buyurduğu hâdiselerin, zamanı gelince ilim
ve irâdesine uygun olarak meydana gelmesidir.
Rızık Mes'elesi
Rızık, Allâhü Teâlâ'nın, hayat sahiplerine gıdalan-maları için verdiği ve
onların da yediği şeylerdir. Lâkin insan kendi öz irâdesi ile rızkını helâl veya
haram yollardan kendisi seçer ve Allâhü Teâlâ da o yoldan verir. İşte bunun
için, rızkını helâlden talep etmeyip haram yiyenler irâde ve ihtiyarlarını
kötüye kullandıklarından kendileri mes'uldürler.
Rızka değil, Rezzak'a yani rızkı verene bağlanmak lâzımdır. Her canlının rızkını
veren Rezzak-ı Âlem olan Hz. Allâh'dır. Ona inanmak ondan istemek gerekir. Zira,
onun hazinesi büyüktür, sonsuzdur. Ona hakîki bir imanla bağlananlar sıkıntı
çekmezler. Fakat, Rezzâk olan Allâh'ı unutup da rızka bağlı kalanlar çok sıkıntı
çekerler ve hüsrandan kurtulamazlar.
Tevekkül
Tevekkül, maksada erişmek için, maddî ve mânevî sebeplerin hepsini yerine
getirdikten sonra, neticesini Allâh'dan beklemektir. Kişi şâyet beklediğine
ulaşamazsa, üzülmemeli; "Hakkımda belki bu daha hayırlıdır" diyerek, kaderine
râzı olmalıdır. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk, "Siz birşeyi seversiniz,
onun için çalışır ve onu elde etmek istersiniz, fakat bilmezsiniz ki, onun
sonunda sizin için şer vardır. Yine siz birşeyi sevmezsiniz, hoşunuza gitmez ve
istemezsiniz, fakat bilmezsiniz ki, sizin için onun sonunda hayır vardır"
buyuruyor.
Ecel
Ecel, İnsanın mukadder (Allâh tarafından yazılıp kararlaşmış) olan ömrünün
nihâyetine denir. Ecel geldiği zaman, ne bir dakika ileri gider ne de bir dakika
geri kalır. İnsan her ne sebeple ölürse ölsün, eceli ile ölmüş olur.
Şiir
Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya
Sebepler halk eder Hâlik, kerem bâbın kapatmaz ya.
Benim Hakk'a münacâtım değildir rızk için hâşâ
Hüdâ Rezzâk-ı âlemdir rızıksız kul yaratmaz ya.
Erzurumlu İbrahim Hakkı
İmanın Devamının Şartları
Dünyada insan için birinci derecede lüzumlu olan imandır. Her insan iman etmek
ve bu imanı âhirete götürmekle mükelleftir. Bunun için de, bütün müminlerin
aşağıdaki hususlara dikkat etmesi lâzımdır:
Gaybe inanmak. Gayb, beş duyu ile anlaşılamayan şeylerdir. Allâh, melek, Cennet,
Cehennem ve cin gibi.
Helâlin helâl olduğuna inanmak. Yâni helâl şeylere haram dememek.
Haramın haram olduğuna inanmak. Yâni haram olan şeylere helâl dememek. Meselâ:
Bira dahil alkollü içkilere, faize ve diğer haram olan şeylere helâl dememek.
Dâima Allâh'dan korkmak.
Mukaddesâta (İslam'ın mukaddes saydığı şeylere) hürmetkâr olup hafife almaktan
kaçınmak.
Allâh'ın rahmetinden ümidini kesmemek.
Kâfiri kâfir bilmek, mü'mini mü'min bilmek. Meselâ: Bir kimse, sözle, yazıyla
veya fiilen din düşmanlığı yapan birine müslüman dese dinden çıkar.
Ayrıca, dine hizmet eden ve dini yaymaya çalışan iman sahiplerine de kâfir
diyen, yine dinden çıkmış olur.
Allâh'a mekân izâfe etmemek. Meselâ, Allâh göktedir demek insanı dinden çıkarır.
Kur'ân'a şüphesiz inanmak. Meselâ, Kur'anın eksik veya fazla olduğunu söylemek,
Cebrâil hata etti demek, insanı dinden çıkarır.
Îmanın Koruyucu Kaleleri
Îman, mü'minin kalbinde Allâh'ın yaktığı bir meş'ale, bir nurdur. Bunun koruyucu
kaleleri, çerçevesi, surları ise, aşağıdaki şekilde görüleceği gibi farzlar,
vâcibler, sünnetler, müstehablar, mendublar ve nâfilelerdir.

Îman, bu ibâdetlerle çerçevelenip kale içine alınarak korunur. İmanı koruyan bu
kaleleri yıkanlar yani, farzları, vâcibleri, sünnetleri terk edenler, imanlarını
kolay kolay muhafaza edemezler.
Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mendûb ve nafilelerin târifleri ilerideki
sayfalarda gelecektir.
Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar
Ehl-i Sünnete uymayan bozuk i'tikatlar,
Ameli terk etmek,
Niyette ve işlerinde doğruluktan ayrılmak,
Günahta israr etmek,
İslâm ni'metine şükrü terk etmek,
Îmansız gitmekten korkmamak,
Başkalarına zulmetmek,
Sünnet üzere okunan ezana icâbet etmemek,
Dine aykırı olmayan yerlerde, Anne ve babasına âsi olmak,
Çok yemin etmek.
Namazı hafife almak, tadîl-i erkânı terk etmek,
Haram olan içkileri içmek,
Müslümanlara eziyet vermek,
Velî olmadığı halde velilik iddiasında bulunmak,
Günahını unutmak,
Kendini beğenmek, kendisini çok âlim görmek,
Koğuculuk ve gıybet etmek,
Mümin kardeşine hased etmek, çekememek,
Ülü'l-emre itaat etmemek,
Bir adama, tecrübe etmeden, iyi veya kötüdür diye peşin hükümde bulunmak,
Yalan söylemek,
Dîni öğrenmekten kaçınmak,
Erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemeye çalışması,
Din düşmanlarına sevgi beslemek,
Hakîki din âlimlerine düşman olmak.
Edille-i Şer'iyye
Edille-i şer'iyye, dînî ve şer'î hükümlerin çıkarıldığı ve dayandıkları
kaynaklardır ki, bunlar da dörttür:
Kitap: Kur'an-ı Kerîm.
Sünnet: Peygamberimizin mübârek sözleri, işle-dikleri ve başkaları tarafından
yapılan işlerde o işi tasvip mâhiyetindeki sükûtlarıdır.
İcmâ-ı ümmet: Bir asırda, Ümmet-i Muhammed'in müctehidlerinin bir mesele
hakkında ittifak etmeleridir.
Kıyâs-ı Fukahâ: Bir hâdisenin kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sâbit olan
hükmünü; aynı illete, aynı sebebe ve aynı hikmete dayandırarak o hâdisenin tam
benzerinde de isbat etmekten ibârettir.
İctihad: Şer'î hükmü, şer'î delîlinden çıkarma hususunda olanca ilmî kuvvetini
sarfetmektir.
Müctehid: Herhangi bir şer'î hükmü âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerden çıkaran,
kıyas yapabilen büyük âlimdir. Müctehid olabilmek için, bütün islâmî ilimlere
vakıf olduktan sonra mevhibe-i ilâhî (Allâh vergisi) olan ledünnî ilme de mazhar
olmak lâzımdır.
İlmin Yolları ve Bilgi Vasıtalarımız
İlmin yolları üçtür.
Hâvass-ı selîme: Görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama isimlerini verdiğimiz
beş duygu.
Haber-i sâdık: Doğru haberdir ki, iki kısımdır:
a) Peygamberlerin verdiği haber,
b) Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber.
Akıl.
Mezhebler
Mezheb
Mezheb, büyük din müctehidlerinin edille-i şer'iyye'den çıkardıkları mes'eleler
ve hükümler topluluğudur.
Mezheb iki kısımdır:
İ'tikadda mezhep,
Amelde mezhep.
İ'tikadda hak mezheb
İ'tikadda hak mezheb, Ehl-i sünnet ve Cemâat mezhebi'dir. Bu da Peygamber
Efendimizin ve Ashâbının i'tikad (inanç) ve ameli üzere olanların mezhebidir.
Ehl-i sünnet ve cemâat mezhebinin i'tikatta imamları:
İmam Ebû Mansûr Mâtüridî
İmam Ebü'l Hasen Eş'ârî.
Biz Müslüman Türkler'in umûmiyetle İ'tikatta imamı, İmam Ebû Mansûr Mâturidî
hazretleridir.
İmam Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan'da,
Semerkant şehrinin Mâturid köyünde doğmuş ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant'ta
vefat etmiştir.
İmam Eş'arî hazretleri H. 260 (M.873) tarihinde Basra'da doğmuş, 324 (M.936) da
Bağdat'ta vefat etmiştir.
Amelde Hak Mezhebler
Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in amelde mezhebi dörttür:
Hanefî Mezhebi: İmamı, İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife'dir. Adı Nu'man, babasının adı
Sâbit'tir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 (M.767) tarihinde
Bağdat'ta vefat etmiştir.
Mâlikî Mezhebi: İmamı, İmam Malikü'bnü Enes'dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde
Medîne-i Münevvere'de doğmuş ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere'de
vefat etmiştir.
Şâfiî Mezhebi: İmamı, İmam Muhammedü'bnü İdrîs-i Şâfiî'dir. Hicri 150 (M.767)
tarihinde Gazze'de doğmuş, hicri 204 (M.819) tarihinde Mısır'da vefat etmiştir.
Hanbelî Mezhebi: İmamı, İmam Ahmedü'bnü Hanbel'dir. Hicri 164 tarihinde
Bağdat'ta doğmuş, hicri 240 (M.780-855) tarihinde yine Bağdat'ta vefat
etmiştir.*
Amelde birer hak mezhep olan yukarıda zikrettiğimiz bu mübârek imamların
mezhepleri, Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ üzerine kurulmuştur.
* Peygamberimiz hayatta iken müslümanlar her türlü meselelerini Efendimizden,
ondan sonra ise Sahâbe-i Kirâmın büyüklerinden sorup öğreniyorlardı. Mezheb
İmamları diye bilinen bu mübârek zatlar dînî meseleleriSahâbe-i Kirâmdan
öğrenmişler ve bunları bir araya toplamışlardır. Âyet, hadis ve sahâbede
bulunmayan hususlarda da kendi görüşlerini yani ictihadlarını bildirmişler,
böylece mezhebler meydana gelmiştir.
İslamın Şartları
İslâm: Resûlullah Efendimiz'in tebliğ buyurduğu şeyleri dil ile ikrar, kalb ile
tasdik ederek Cenâb-ı Hakk'a itâat etmektir.
İslâm'ın şartı beştir. Yani İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur.
Kelime-i şehâdet getirmek,
Namaz kılmak,
Zekât vermek,
Ramazan orucunu tutmak,
Haccetmek.
İslamın şartlarını yerine getiren kimseye mümin ve müslüman denir. Bu şartlardan
herhangi birini inkâr eden ise dinden çıkmış olur.
Kelime-i Şehâdet
İslâm'ın birinci şartı olan kelime-i şehâdet şudur:
اَشْهَدُ
اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ
وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا
عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
"Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh"
Mânâsı:
"Ben şehâdet ederim ki, Allâh'dan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki,
Muhammed aleyhisselâm onun kulu ve resûlüdür."
Ef'âl-i Mükellefîn
İslâm dîni akıllı ve bâliğ olan müslüman erkek ve kadınlara bazı emir ve
yasaklarda bulunmuştur. Bu emir ve yasaklara teklif, müslümanlara da mükellef
denir. Mükelleflerin işlemeleri veya işlememeleri gereken şeylere ef'âl-i
mükellefîn denir.
Ef'âl-i Mükellefîn Sekizdir
Farz: Kat'î delil ile sabit olan hükümlerdir ve iki kısımdır:
a) Farz-ı ayın: Mükellef her müslümanın ancak kendisinin yapması ile yerine
gelen amellerdir. Beş vakit namaz ve oruç gibi.
b) Farz-ı kifâye: Bazı müslümanların yapmaları ile diğer müslümanlardan
mesûliyet kalkan farzlardır. Cenâze namazı ve selâm almak gibi. Eğer böyle bir
farzı müslümanlardan hiçbirisi yapmazsa hepsi mes'ûl olurlar.
Vâcip: Farz derecesinde kat'î olmayan delille sabit hükümlerdir. Vitir ve bayram
namazları gibi.
Sünnet: Peygamberimizin sözü, işi ve başkası yaptığında hoş gördüğü şeylerdir.
Sünnet ikiye ayrılır:
a) Sünnet-i müekkede: Peygamberimizin devamlı olarak yapıp, pek az terk ettiği
sünnetlerdir. Sabah ve öğle namazının sünnetleri gibi.
b) Sünnet-i gayri müekkede: Peygamberimizin arasıra yaptığı sünnetlerdir. İkindi
ve yatsı namazının ilk sünneti gibi
Müstehab: Peygamberimizin bazen işledikleri şeylerdir. Sadaka vermek ve nâfile
oruç tutmak gibi.
Mübah: İşlenmesinde sevap, terk edilmesinde günah olmayan şeylerdir. Oturmak,
kalkmak, yemek, içmek gibi.
Mekruh: işlenmesi hoş görülmeyen ve amelin sevâbını eksilten şeylerdir. Namaz
içinde etrafa bakmak gibi.
Müfsid: Başlanmış bulunan bir ibâdeti bozan şeylerdir. Abdestli iken bir
yerinden kan veya irin çıkmak, namazda gülmek ve oruçlu iken bir şey yemek gibi.
Haram: İşlenmesi kat'i delille yasak edilen şeylerdir. Alkollü içki içmek,
anaya-babaya âsi olmak gibi.
|