Bilgi Çağı Portal
Forum Sayfasına Git Forum Arşivine Git Haberler Sayfasına Git Resimler Sayfasına Git Download Sayfasına Git Video Sayfasına Git
Forumlar Arşiv Haberler Resimler Dosyalar Video
   
Yeni Üyelik!   Şifreyi Kaydet  / Şifremi Unuttum?
Collapse

DİNİ MENÜ

İSLÂM’IN BEŞ RÛKNÜNDEN DÖRDÜNCÜSÜ ZEKÂT

Zekât; lügatte üremek, temizlemek mânâsınadır. Zekâtı verilen malın üreyeceği, bereketleneceği ve temizleneceği Kur’an-ı Kerim’de beyan olunmuştur. Cenâb-ı Hakk, Habîbine hitaben şöyle buyuruyor: “Onların mallarından sadaka (zekât) al ki, kendilerini onunla arındırıp, tertemiz edesin. (Yani, günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenâtlarının bereketlenmesine, muhlisler derecesine terfi edilmelerine sebep olasın)” (Sûre-i Tevbe, Âyet 103)

Fıkıh lisanında ise; “Bir malın, dînî usûllere göre tayin edilen miktarını, Müslüman zenginin seneden seneye, zekât alabilecek sekiz sınıftan birine temlik etmesi; yani hiçbir menfaat ve istifade alâkası olmamak üzere vermesi demektir.”

Zekât, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’den Medîne’ye hicretinden iki sene sonra ve oruç ibadetinden önce farz kılınmış bir mâlî ibadet olup, İslâm Dininin beş şartından birisidir.

İslâm Dininin zekât için koyduğu zenginlik ölçüsüne ulaşan nakit paralar ile, ticaret mallarının üzerinden bir yıl geçtiği takdirde zekâtlarını a’lel-fevr yani sene biter bitmez hemen vermek vâciptir. Çünkü aksi halde fakirlerin hakları gecikmiş olur. Özürsüz olarak zekâtı geri bırakmak câiz olmaz.

Zekât, kulların kulluktaki sadâkatlerine delâlet eder. Bu bakımdan zekâta, “sadaka” da denilmiştir. Bununla beraber “sadaka” tâbiri, zekâttan daha umumîdir; vâcipleri, nafileleri de içine alır.

Zekât, farz bir ibâdet olduğundan bunun edâsında riyâ mevzuubahis olamaz. Bilakis, başkalarına örnek olma durumu vardır. Ayrıca, başkalarının sû-i zannından da kurtulmuş olur. Bu bakımdan alenî olarak verilmesi efdâldir. Nâfile sadakalarda ise böyle değildir. Onları gizlice verip gosteriş ihtimâlinden kaçınmak lâzımdır.

ZEKÂTIN FERDÎ ve İCTİMÂİ FAYDALARI

Zekâtın farziyetinin hikmeti şu Hadis-i Şerifte hulâsa edilmiştir. Buyuruyor ki Resûlüllah Efendimiz (s.a.v): “Mallarınızı zekât ile koruyunuz, hastalarınızı sadaka ile tedâvi ediniz, belâ dalgalarını duâ ve niyâz ile karşılayınız (defediniz)”

Demek ki Zekât sayesinde servet korunmuş olur. Sadakalar, maddî ve mânevî hastalıklara birer ilâç mahiyetindedir. Dûa ve niyaz da, belâ ve musibetlere karşı kalkan vazifesini görür. Zekât ve sadaka verenlerin mallarında artış ve bereket, vücutlarında sıhhat ve âfiyet yüz gösterir. En mühimi de, Allah’ın rızasını kazanıp çok büyük mânevî mükâfatlara nâil olurlar.

Zekât, insanı ihtirastan ve cimrilikten kurtarıp, vermeye ve iyilik yapmaya alışkanlık kazandırır. İnsanı cömertler arasına sokar. Lügaten, temizlemek ve artmak mânâsına gelen Zekât emrinin yerine getirilmediği cemiyetlerde; fakirin zengine, işçinin patrona karşı kin ve husûmetleri artar. Bu yüzden cemiyette huzur ve emniyet kalmaz, cemiyet hayatı kirlenmiş olur.

İşte Zekât, malın artmasına ve mânevî kirlerini temizlemeye vesîle olduğu gibi, cemiyetin de huzur ve emniyetini temin ederek, mânevî kirliliği ortadan kaldırır. Felâh ve refah o zaman tahakkuk eder. Nitekim “(Zekât vererek) temizlenen, şüphesiz felâh buldu” (Sûre-i A’lâ, 14) Âyet-i Celîlesi bunu ifade etmektedir.

Zekâtın malı çoğaltmasını ise, ulemâ şöyle temsil ederler: “Bir asmanın çubukları budanmazsa, o sene haddinden fazla üzüm yapar. Fakat, bu üzümleri besleyemez. Nihayet kurur gider. Budanırsa hem çok üzüm verir, hem de uzun seneler kurumaz, devam eder. İşte tıpkı bunun gibi, Zekâtı verilmeyen mal, zâhirde çok görülür, fakat bereketi yoktur, uzun sürmez; bir âfetle yok olur gider. Zekâtı verilise devamlı çoğalır, bereketi artar.”

ZEKÂTA TÂBİ MALLARIN CİNSLERİ

1- Hayvanların zekâtı: Deve, sığır, koyun, keçi.

2- Altın ve gümüşün zekâtı: Bunlar darb edilmemiş olsalar dahi zekâta tâbidirler. Külçe veya eşya halinde olamalarında fark yoktur.

3- Ticaret malları.

4- Madenler ve defineler.

5- Ziraat Mahsulleri: Ekinler ve meyvalar.

Bu beş nev’i mal dışında zekât yoktur.

TAŞINMAZ MALLARIN ZEKÂTI

Bir kimsenin elindeki otel, fabrika, dükkan, daire, tarla veya arsa, satmak kasdıyla bulunuyorsa zekât lazım gelir. Satmak kasdı yoksa, gelirinden zekât lâzımdır.

ALACAKLARIN ZEKÂTI

Tahsil edilmesi mümkün olan her türlü alacak (kadınlar için nikâhta tayin edilen mihr-i müeccel dahil) mal sayılır ve zekât hesabına dahil edilir.

Tahsil edilmesinden ümit kesilmiş alacaklar ise zekât nisâbına dahil edilmez.

SÜS EŞYASINDAN ZEKÂT

Kadınların altın ve gümüşten olmayan süs eşyalarına, ne kadar kıymetli olsalar da, zekât lazım gelmez. Lâkin, ticaret maksadıyla alınmışlarsa zekât lazım gelir.

TİCARET MALLARININ ZEKÂTI

Ticaret eşyasının zekâtı, zekât verilecek günkü alış bedelinden hesaplanarak verilir.

Tüccarlar, satmak için bulundurdukları malı senede bir defa sayıp, değerini hesap ederler. Borçlarını düşer, alacaklarını ilave ederler ve kalan miktarın kırkta birini zekât olarak verirler. (% 2.5)

HAYVANLARIN ZEKÂTI

Ticaret için bulundurulan hayvanların tamamı zekâta tabidir. Çift sürmek, arabaya koşmak, yük taşımak için olanlardan ve senenin yarısında paralı yemle beslenen hayvanlardan zekât verilmez. Senenin çoğunu mer’ada geçiren koyunlardan; kırkta bir koyun, sığırdan otuzda bir dana, deveden ise beş devede bir koyun zekât olarak verilir.

DEFİNE ve MADENLERİN ZEKÂTI

İster tabii bir maden olsun, ister gayrimüslimler tarafından gömülmüş bir hazine olarak toprak altında bulunan bir mal olsun, bunlar zekât hükmü bakımından aynıdır. Yüzde ikibuçuk zekâtı vardır.

TOPRAK MAHSULLERİNİN ZEKÂTI

Öşür arazisinde yetişen mahsul senenin çoğunda yağmur ve nehir suyu ile sulanıyorsa onda birini (%10), eğer kova, dolap ve hayvan gibi vasıtalarla sulanıyorsa yirmide birini (%5) öşür (zekât) olarak vermek icap eder.

AKRABADAN ZEKÂT VERİLEBİLECEKLER

Kardeşlere, onların çocuklarına ve torunlarına, amcalara ve onların çocuklarına, dayılara, hala ve teyzelere ve onların çocuklarına fakir iseler zekât verilebilir.

Oğlunun fakir olan hanımına (yani gelinine) zekât vermek de câizdir.

Karısının önceki kocasından olma (üvey) evlatlarına zekât verilebilir.

ZEKÂTIN TESLİMİ

Zekât mal olarak, para olarak veya altın olarak verilebilir. Zekât, muhtaç kimsenin bizzat kendisine verilebileceği gibi o kimse adına zekât toplayan bir başkasına da teslim edilebilir. İtimatlı bir kişi vasıtası ile toplanıp hakiki ihtiyaç sahipleri tesbit edilerek, bir merkezden de dağıtılabilir.

ZEKÂTA NİYET

Zekât verilirken kalben “malının zekâtı” diyerek niyetlenmek şarttır ve kafidir. Dilden “hediyedir” diyebilir. Bayram vesair günlerde muhtaç olan hizmetçilere, çocuklara veya sevinçli bir haber getiren fakirlere verilen bahşişin zekât niyetiyle verilmesi caizdir. (Büyük İslâm İlmihali, S. 474)

Ayet-i Celîlede “(Habîbim) Onların mallarından sadaka (zekât) al ki, bununla kendilerini (günahlardan) temiz, pâk edesin.” (Tevbe;103)

Hadis-i Şerif’te; “Malının zekâtını veren, şerrini defeder (heder olmasına mâni olur) bereketi celbeder (her iyiliğe ulaşır)” buyurmaktadır.

Zekât, malla alakalı bir ibadettir. Senede bir defa, Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen yerlere verilir. (Tevbe;60)

Zekât, maddî ve manevî temizliğe sebeptir. Zekâtı verilmeyen malın tamamı haramdır. Haram ise ibadet zevkine mânî olur. Haramla beslenen insan, kendisine gayrimeşru yol arar. Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği üzere, bir kimse zekâtını ve öşrünü vermezse, namazı kabul olunmaz; Peygambere itaat etmezse, Allah’a itaati kabul olunmaz; ana-babasına hizmet etmezse, Allah’a şükrü kabul olunmaz.

ZEKÂTA TÂBİ OLMAYAN MALLAR

1- Oturacak bir ev veya daire ile onun döşenmesi ile alâkalı kâfi miktarda eşya, işletilecek dükkan, han.

2- Binek hayvanı veya bisiklet, motosiklet, otomobil v.s.

3- Bir adet silah.

4- İş elbisesi, günlük elbise ve bayramlık olmak üzere üç kat giyecek.

5- Kendisinin ve bakımı üzerine vâcip olan kimselerin bir senelik geçim masrafları

6- Çift sürmede kullanılan bir çift öküz veya bir traktör ile zirâî aletler.

7- Sanatkârın aletleri ve imalât makineleri.

8- Her eserden birer takımı aşmamak üzere kitaplar. (Okumasını bilmeyenlerinki hariç)

ZEKÂTIN VERİLECEĞİ YERLER

İslâm Dininde zekâtın sarf mahalli yani nerelere verileceği ta’yin ve tahsis edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim Tevbe sûresi, 60. Ayet-i Kerîmesinde, Yüce Allah (C.C.) zekât için 8 sarf yeri göstermiş, ta’yin hususunu Peygamber (s.a.v.)’e bırakmayıp, bizâtihî kendisi yapmış ve zekâtın verileceği sekiz sınıfı şöyle beyan buyurmuştur:

“SADAKALAR (ZEKÂTLAR) ALLAH (c.c.) TARAFINDAN BİR FARZ OLARAK, ANCAK FAKİRLERE, MİSKİNLERE, SADAKALARI TOPLAMAYA ME’MUR OLANLARA, KALPLERİ MÜSLÜMANLIĞA ALIŞTIRILMAK İSTENENLERE, (MÜKÂTEB) KÖLELERE, BORÇLULARA, ALLAH YOLUNDA BULUNANLARA VE YOLDA KALMIŞLARA MAHSUSTUR. ALLAH HER ŞEYİ İYİ BİLENDİR (HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİDİR).”

Müslümanlardan kendilerine zekât verilebilecek sekiz sınıf kısaca şunlardır:

FAKİRLER: İslâm Dininin zekât için koyduğu zenginlik ölçüsüne ulaşmayan yani nisab miktarından az malı olan ve mevcut malı ihtiyaçlarına kifâyet etmeyen kimsedir.

MİSKİNLER: Hiçbir şeyi bulunmayıp, yiyeceği ve giyeceği şeyler için dilenmeye muhtaç olan kimselerdir.

AMİL: Ulü’l-Emr (Müslümanların lideri) tarafından Beyt-ül Mâl (Devlet Hazinesi) adına zekât, sadaka ve öşürleri toplamak için vazifelendirilen me’murlar.

MÜELLEFE-İKULUB: Kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselerdir.

GÂRÎMÎN: Borçlu kimseler demektir. Borç altında olup da ödeme imkanı olmayan kimselere de zekât verilir.

İBN-İ SEBİL: Yolcu, yolda kalan kimse demektir. Memleketinde malı olsa bile, gurbette parasız kalan kimseye ihtiyacı nisbetinde zekât verilir. Böyle kimselerin zekât almayıp, faizsiz olmak şartı ile borç para alması daha hayırlıdır.

RİKAB: Köle demektir. Azad edilip, hürriyetine kavuşturmak için onu zekât parası ile satın almak, yahut efendisi tarafından âzad edilme bedeli olarak kendisine zekât vermek câizdir.

FÎSEBÎLİLLAH: Allah yolunda hizmet eden ve Beytü’l Mâlden (Devlet Hazinesi) tahsisat, maaş almayan kimseler ve hizmet erbabı.

MÜHİM HATIRLATMA (!)

Zekât, fıtra ve vâcip olan ibadetler cümlesinden olan sadakalar, Kur’ân-ı Kerîm’de ta’yin ve tahsis edilen bu sekiz sınıfın dışında, kimseye verilmez. Bu hususta ictihat ve fetvâya cevaz yoktur.

Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî ve küllî hükümler taşıyan âyet-i kerimeleri üzerinde ehli tarafından içtihadda bulunmak ve görüş beyan etmek mümkündür. Bu umumî ve küllî hükümlerin; cemiyetin ihtiyaçlarına zaman ve mekanın icablarına göre, Müslümanların gerek dînî ve gerek dünyevî müşkillerini çözecek evsafı hâiz olması, Kur’ân-ı Kerîm’in büyüklüğünün ve kıyamete kadar hükümranlığının icabıdır.

Müfessir, müctehid ve fakihler, zekât ve sadakaların verileceği yerleri bildiren Ayet-i Kerimedeki “Fî sebîlillah” kavl-i celîli umumî ve küllî mânâlar ifâde eden bir ilâhî tabirdir demişler ve ifade ettiği mânâlar üzerinde çok durmuşlar, murâd-ı İlâhînin neler olduğu, hangi mânâlara şâmil olduğu hususunda beyan ve tefsirlerde bulunmuşlardır.

Burada onların görüşlerini teker teker izah etmemize imkân yoktur. Bu husustaki tedkikimizi şöyle hülasa edebiliriz;

«FİSEBİLİLLAH» ÜZERİNE BİR TEDKİK

Sebîl; yol demektir.

Sebîlullah; Allahın rızasına ulaştıran yol demektir. Bu yol gerek ilim, gerekse amel ile olsun gerek mal gerek beden ile olsun.

Tefsir, hadis ve fıkıh alimlerinin çoğu burada “Fî Sebîlillah” kavl-i celîlinden murâd; Allah yolunda gazâ edenlerdir, demişlerdir.

Harkî Hazretleri ve İbni Kadâme “Zekâtın verileceği sınıflardan yedinci sınıf şüphesiz Allah yolundaki gazilerdir” dediler.

İmâm-ı Azâm ve İmâm-ı Yusuf Hazretleri,“Her gâziye zekât verilmez. Ancak fakir ve muhtaç olanlara verilir.” dediler.

Zekât ve sadakaların verileceği yerleri bildiren Âyet-i Kerime’deki “Fî Sebilillah” kavl-i celîli; umumî ve küllî hükümleri içine alan bir ilâhî tabirdir.

«Bedâi’ı’s-Sanai» kitabının 2. cildi, sahife 907’de ve «Fethü’l-Kadir Şerhi» cild 2 ve «İbni Abidin Haşiyesi» cild 2’de, Hanefî âlimlerinin cumhuru: “Mezkür Âyet i Kerime’deki “Fî Sebîlillah” kavl-i celîlinden murâd; fakirliğinden dolayı İslâm ordusunda cihâda katılamayan gazilerdir” dediler ve mücahidlerin fakirleri ile kayıtladılar, demektedir. Delil olarak da, Peygamber Efendimizin, Hz. Muaz’ı Yemen’e vali olarak gönderirken, “Sana öğretiyorum, muhakkak Allah (c.c.) onların üzerlerine sadakayı (zekâtı) farz kıldı. Onu zenginlerinden alır, fakirlerine verirsin” buyurduğunu naklediyorlar.

İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Hanbel (r.a.) hazretleri de «Fî Sebîlillah» kavl-i Kerîminden maksat, Allah yolunda gazâ edenlerdir, dediler.

Bunlarla kati olarak anlaşıldı ki; dört mezhebe göre de, muhakkak cihâd, Allah yolunda mânâsına gelen “Fî Sebîlillah’a” dahildir.

Ulemânın cumhurunun hükmü, muhakkak “Fî Sebîlillah”ın gaziler ve Allah kelimesinin yükselmesi, Kelîme-i Tevhid’in ulaşamadığı yerlere ulaştırılması için cihâd olduğudur.

Bununla beraber, “Fî Sebîlillah” lafz-ı celîlini muayyen bazı hususlara hasretmek câiz değildir. Bütün iyilik, hayır işlerine şâmildir. Çünkü, lafız umûmîdir. Hayır işlerinin bazısı ile sınırlamak için sahih delil yoktur, dediler.

İmâm-ı Kâsânî «Bedâi Tefsiri»nde, İmâm-ı Râzî de «Râzî Tefsiri»nde, “Fî Sebîlillah” lafz-ı celîlinin zâhirî mânâsı ile yalnız gazilere hasredilmesinin câiz olamayacağını, her türlü hayır işlerine şâmil olacağını zikrettiler.

Nitekim İbn-i Esîr hazretleri, «Nihâye» kitabında, “Sebil” lafzını yol olarak tarif eder ve Sebîlullah lafzı umûmî bir tarif olduğunu söyler: “Azîz ve Celîl olan Allah’a yaklaştıran her yol ve bu yola delalet eden her samimi işe şamildir. Farzları eda etmek, nâfile ibadetler ve her türlü taat ile Allah’ın rızasını aramak gibi” der.

Bu mânâ «Keffal Tefsiri»nde de bazı fukahânın, zekât ve sadakaların, her türlü hayır işlerine meselâ, ölülerin kefenlenmesine, kal’a yapılmasına, câmilerin yapım ve tamiratına sarf edilmesine cevaz verdikleri naklolundu.

Bu tariften anlaşılan mânâ şudur; İslâm dinine yapılan her yardım, İslâm şeriatının desteklenmesine sarf edilen her sadaka “Fî Sebîlillah”a dahildir.

«Menâr» isimli kitabın sahibi, zekâtın verileceği yerleri beyan eden Âyet-i kerimenin tefsirinde dedi ki: “Muhakkak burada «Fî Sebîlillah» ile bütün Müslümanların umûmî menfaati ve bununla kâim olan din ve devlet işlerinin düzgün bir şekilde devamı murâd edilmektedir. Yoksa şahıslar kasdolunmamaktadır”.

«Menâr Tefsiri» cild 1, sahife 585 ve 587’de deniliyor ki: “Bu zamanda Allah yolunda infak edilenin en mühimi, İslâm’a davet edici insanların yetiştirilmesi ve onların gayri müslim memleketlerine cemiyetler, kuruluşlar tarafından gönderilmesi ve bu kişilerin gayri müslimlerin yaptığı gibi mâlî imkânlarla desteklenmesidir”.

Netice olarak; Ulema, “Fî Sebîlillah”, nazm-ı celîlinden murâdın Allah yolunda cihâd olduğu hususunda tam ittifak halindedir.

Unutulmamalıdır ki, cihâd yolları her asırda değişmektedir. Bu asırda cihâd fikir ve ilim savaşı olarak bütün şiddetiyle devam etmektedir. Küfür cephesi her türlü vasıtaları ile İslâmın karşısında müttefiktirler. Günümüz ilim ve fikir savaşının baş mücâhidleri, İslâmî ilimleri okuyanlar, Kur’ân-ı Kerim’in ahkâmını öğrenenler, öğretenler ve bu uğurda gerekirse her türlü meşakkat ve fedakarlığa göğüs gerenlerdir. Bu mücahid gurubu zekât ve fıtranın verileceği en uygun yerdir. Bunlara her türlü yardımda bulunmak da her Müslümanın vazifesidir.

Mühim olan esas şartın yerine gelmesidir. Bu da, Allah yolunda, İslâmın hizmetinde, yer yüzünde İlâ-yı Kelîmetullah’da gayret etmektir. Hele bu gayret, gayri müslim beldelerinde İslâma davet için irşad ve tebliğ merkezleri kurmak ve câmîler açıp yönetmek ise, bu Allah yolundaki büyük cihâddır. Bu cihâdın vasıtası hangi şekilde olursa olsun! Asıl maksad Allah yolunda insanları İslâma davettir.

İslâmî cihâd ile cahiliyet savaşları arasındaki fark da insanları İslâma, hakka davettir.İşte bu Allah yolu ile şeytanın yolunun arasını ayıran hakiki unsurdur.

Selâm Hakk’a tâbi olanlara…

FITIR SADAKASI ORUÇLUNUN HATALARINI TEMİZLER

“Fıtır”, orucu açmak mânâsına gelen bir kelimedir. Fıtır sadakası ise, Allah’ın insana Ramazan ayını idrâk etme, yaşama, onun bereketinden istifade etme imkânını vermesine karşılık bir şükran olarak verilen sadaka demektir. Türkçemizde bu kelime, öteden beri fitre olarak kullanılır. “Fitre”nin Arapça aslı olan fıtra ise yaradılış, fıtrat mânâlarına gelir. Bu yönüyle fitre yani fıtır sadakası, Allah’ın bizleri kâinatta en yüce varlık olarak yaratmasına karşılık teşekkürün ifadesidir.

Fitre, Efendimiz (s.a.v)’in Medine’ye hicretlerinden iki yıl sonra orucun farziyetiyle beraber vâcip kılınmış olan bir ibâdettir.

Fitre hakkında İbn-i Abbas (r.a): “Resûlüllah (s.a.v) fıtır sadakasını oruçluyu faydasız söz ve fiillerden, çirkin ve ölçüsüz lafların (pisliğinden) temizleyici, fakirlere de yiyecek olmak üzere vâcip kıldı” (Ebû Dâvud, Zekât 17. İbn-i Mâce, Zekât 21) buyurmaktadır. Buradan hareketle fitrenin kazandırdıklarını ferdî ve ictimâî olmak üzere iki ayrı açıdan ele alabiliriz. Şöyle ki; oruç tutan kişi, beşeriyeti icâbı kendisine ve hele hele oruçlu bir insana yakışmayacak davranışlarda, konuşmalarda, hatta düşüncelerde bulunabilir. Bunlar oruç ibâdeti adına bir eksikliktir. Bu eksikliklerin telâfi edilmesi, ibâdetin kâmil ve mükemmel olması için şarttır. Bilindiği gibi sehiv secdesi, namazda yanılma neticesi meydana gelen kusuru telâfi eden bir ameldir. İşte bu açıdan fitre de, orucu mükemmeliyete taşıyan bir ibâdettir.

İctimâî açıdan ise fitre, cemiyet fertlerinin dertleri ile dertlenme ve onları çözme adına atılan küçük bir adımdır. Fitre zenginden fakire sevgi, fakirden zengine hürmet ve saygı adına kurulan bir köprüdür. Fitre, vermenin zevkini tatma, veren el olan adına bir vesîledir. Her şeyden önce fitre, Allah Resûlü’nün inananlara emridir. Fitre hâssaten bayram günlerinde fakir fukaranın sofrasının zenginleşmesine, üzerine daha güzel elbiseler alıp giymesine vesîle olacaktır.

Bedava 5 GB E-mail isminiz@bilgicagi.net         Hemen Al         E-mail Oku Web Stats
Giriş Sayfası Yap Sık Kullanılanlara Ekle Copyright © 2005-2010 Bilgi Çağı Portal Sayfa Başına Dön