DİNİ MENÜ
|
İSLÂM’IN BEŞ RÛKNÜNDEN DÖRDÜNCÜSÜ ZEKÂT
Zekât; lügatte üremek, temizlemek
mânâsınadır. Zekâtı verilen malın üreyeceği, bereketleneceği ve
temizleneceği Kur’an-ı Kerim’de beyan olunmuştur. Cenâb-ı Hakk, Habîbine
hitaben şöyle buyuruyor: “Onların mallarından sadaka (zekât) al ki,
kendilerini onunla arındırıp, tertemiz edesin. (Yani, günah kirlerinden
temizlenmelerine ve hasenâtlarının bereketlenmesine, muhlisler
derecesine terfi edilmelerine sebep olasın)” (Sûre-i Tevbe, Âyet 103)
Fıkıh lisanında ise; “Bir malın, dînî usûllere göre tayin edilen
miktarını, Müslüman zenginin seneden seneye, zekât alabilecek sekiz
sınıftan birine temlik etmesi; yani hiçbir menfaat ve istifade alâkası
olmamak üzere vermesi demektir.”
Zekât, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’den Medîne’ye
hicretinden iki sene sonra ve oruç ibadetinden önce farz kılınmış bir
mâlî ibadet olup, İslâm Dininin beş şartından birisidir.
İslâm Dininin zekât için koyduğu zenginlik ölçüsüne ulaşan nakit paralar
ile, ticaret mallarının üzerinden bir yıl geçtiği takdirde zekâtlarını
a’lel-fevr yani sene biter bitmez hemen vermek vâciptir. Çünkü aksi
halde fakirlerin hakları gecikmiş olur. Özürsüz olarak zekâtı geri
bırakmak câiz olmaz.
Zekât, kulların kulluktaki sadâkatlerine delâlet eder. Bu bakımdan
zekâta, “sadaka” da denilmiştir. Bununla beraber “sadaka” tâbiri,
zekâttan daha umumîdir; vâcipleri, nafileleri de içine alır.
Zekât, farz bir ibâdet olduğundan bunun edâsında riyâ mevzuubahis
olamaz. Bilakis, başkalarına örnek olma durumu vardır. Ayrıca,
başkalarının sû-i zannından da kurtulmuş olur. Bu bakımdan alenî olarak
verilmesi efdâldir. Nâfile sadakalarda ise böyle değildir. Onları
gizlice verip gosteriş ihtimâlinden kaçınmak lâzımdır.
ZEKÂTIN FERDÎ ve İCTİMÂİ FAYDALARI
Zekâtın farziyetinin hikmeti şu Hadis-i
Şerifte hulâsa edilmiştir. Buyuruyor ki Resûlüllah Efendimiz (s.a.v):
“Mallarınızı zekât ile koruyunuz, hastalarınızı sadaka ile tedâvi
ediniz, belâ dalgalarını duâ ve niyâz ile karşılayınız (defediniz)”
Demek ki Zekât sayesinde servet korunmuş olur. Sadakalar, maddî ve
mânevî hastalıklara birer ilâç mahiyetindedir. Dûa ve niyaz da, belâ ve
musibetlere karşı kalkan vazifesini görür. Zekât ve sadaka verenlerin
mallarında artış ve bereket, vücutlarında sıhhat ve âfiyet yüz gösterir.
En mühimi de, Allah’ın rızasını kazanıp çok büyük mânevî mükâfatlara
nâil olurlar.
Zekât, insanı ihtirastan ve cimrilikten kurtarıp, vermeye ve iyilik
yapmaya alışkanlık kazandırır. İnsanı cömertler arasına sokar. Lügaten,
temizlemek ve artmak mânâsına gelen Zekât emrinin yerine getirilmediği
cemiyetlerde; fakirin zengine, işçinin patrona karşı kin ve husûmetleri
artar. Bu yüzden cemiyette huzur ve emniyet kalmaz, cemiyet hayatı
kirlenmiş olur.
İşte Zekât, malın artmasına ve mânevî kirlerini temizlemeye vesîle
olduğu gibi, cemiyetin de huzur ve emniyetini temin ederek, mânevî
kirliliği ortadan kaldırır. Felâh ve refah o zaman tahakkuk eder.
Nitekim “(Zekât vererek) temizlenen, şüphesiz felâh buldu” (Sûre-i A’lâ,
14) Âyet-i Celîlesi bunu ifade etmektedir.
Zekâtın malı çoğaltmasını ise, ulemâ şöyle temsil ederler: “Bir asmanın
çubukları budanmazsa, o sene haddinden fazla üzüm yapar. Fakat, bu
üzümleri besleyemez. Nihayet kurur gider. Budanırsa hem çok üzüm verir,
hem de uzun seneler kurumaz, devam eder. İşte tıpkı bunun gibi, Zekâtı
verilmeyen mal, zâhirde çok görülür, fakat bereketi yoktur, uzun sürmez;
bir âfetle yok olur gider. Zekâtı verilise devamlı çoğalır, bereketi
artar.”
ZEKÂTA TÂBİ MALLARIN CİNSLERİ
1- Hayvanların zekâtı: Deve, sığır,
koyun, keçi.
2- Altın ve gümüşün zekâtı: Bunlar darb edilmemiş olsalar dahi zekâta
tâbidirler. Külçe veya eşya halinde olamalarında fark yoktur.
3- Ticaret malları.
4- Madenler ve defineler.
5- Ziraat Mahsulleri: Ekinler ve meyvalar.
Bu beş nev’i mal dışında zekât yoktur.
TAŞINMAZ MALLARIN ZEKÂTI
Bir kimsenin elindeki otel, fabrika,
dükkan, daire, tarla veya arsa, satmak kasdıyla bulunuyorsa zekât lazım
gelir. Satmak kasdı yoksa, gelirinden zekât lâzımdır.
ALACAKLARIN ZEKÂTI
Tahsil edilmesi mümkün olan her türlü
alacak (kadınlar için nikâhta tayin edilen mihr-i müeccel dahil) mal
sayılır ve zekât hesabına dahil edilir.
Tahsil edilmesinden ümit kesilmiş alacaklar ise zekât nisâbına dahil
edilmez.
SÜS EŞYASINDAN ZEKÂT
Kadınların altın ve gümüşten olmayan
süs eşyalarına, ne kadar kıymetli olsalar da, zekât lazım gelmez. Lâkin,
ticaret maksadıyla alınmışlarsa zekât lazım gelir.
TİCARET MALLARININ ZEKÂTI
Ticaret eşyasının zekâtı, zekât
verilecek günkü alış bedelinden hesaplanarak verilir.
Tüccarlar, satmak için bulundurdukları malı senede bir defa sayıp,
değerini hesap ederler. Borçlarını düşer, alacaklarını ilave ederler ve
kalan miktarın kırkta birini zekât olarak verirler. (% 2.5)
HAYVANLARIN ZEKÂTI
Ticaret için bulundurulan hayvanların
tamamı zekâta tabidir. Çift sürmek, arabaya koşmak, yük taşımak için
olanlardan ve senenin yarısında paralı yemle beslenen hayvanlardan zekât
verilmez. Senenin çoğunu mer’ada geçiren koyunlardan; kırkta bir koyun,
sığırdan otuzda bir dana, deveden ise beş devede bir koyun zekât olarak
verilir.
DEFİNE ve MADENLERİN ZEKÂTI
İster tabii bir maden olsun, ister
gayrimüslimler tarafından gömülmüş bir hazine olarak toprak altında
bulunan bir mal olsun, bunlar zekât hükmü bakımından aynıdır. Yüzde
ikibuçuk zekâtı vardır.
TOPRAK MAHSULLERİNİN ZEKÂTI
Öşür arazisinde yetişen mahsul senenin
çoğunda yağmur ve nehir suyu ile sulanıyorsa onda birini (%10), eğer
kova, dolap ve hayvan gibi vasıtalarla sulanıyorsa yirmide birini (%5)
öşür (zekât) olarak vermek icap eder.
AKRABADAN ZEKÂT VERİLEBİLECEKLER
Kardeşlere, onların çocuklarına ve
torunlarına, amcalara ve onların çocuklarına, dayılara, hala ve
teyzelere ve onların çocuklarına fakir iseler zekât verilebilir.
Oğlunun fakir olan hanımına (yani gelinine) zekât vermek de câizdir.
Karısının önceki kocasından olma (üvey) evlatlarına zekât verilebilir.
|
|
|
ZEKÂTIN TESLİMİ
Zekât mal olarak, para olarak veya
altın olarak verilebilir. Zekât, muhtaç kimsenin bizzat kendisine
verilebileceği gibi o kimse adına zekât toplayan bir başkasına da teslim
edilebilir. İtimatlı bir kişi vasıtası ile toplanıp hakiki ihtiyaç
sahipleri tesbit edilerek, bir merkezden de dağıtılabilir.
ZEKÂTA NİYET
Zekât verilirken kalben “malının
zekâtı” diyerek niyetlenmek şarttır ve kafidir. Dilden “hediyedir”
diyebilir. Bayram vesair günlerde muhtaç olan hizmetçilere, çocuklara
veya sevinçli bir haber getiren fakirlere verilen bahşişin zekât
niyetiyle verilmesi caizdir. (Büyük İslâm İlmihali, S. 474)
Ayet-i Celîlede “(Habîbim) Onların mallarından sadaka (zekât) al ki,
bununla kendilerini (günahlardan) temiz, pâk edesin.” (Tevbe;103)
Hadis-i Şerif’te; “Malının zekâtını veren, şerrini defeder (heder
olmasına mâni olur) bereketi celbeder (her iyiliğe ulaşır)”
buyurmaktadır.
Zekât, malla alakalı bir ibadettir. Senede bir defa, Kur’ân-ı Kerim’de
bildirilen yerlere verilir. (Tevbe;60)
Zekât, maddî ve manevî temizliğe sebeptir. Zekâtı verilmeyen malın
tamamı haramdır. Haram ise ibadet zevkine mânî olur. Haramla beslenen
insan, kendisine gayrimeşru yol arar. Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği
üzere, bir kimse zekâtını ve öşrünü vermezse, namazı kabul olunmaz;
Peygambere itaat etmezse, Allah’a itaati kabul olunmaz; ana-babasına
hizmet etmezse, Allah’a şükrü kabul olunmaz.
ZEKÂTA TÂBİ OLMAYAN MALLAR
1- Oturacak bir ev veya daire ile onun
döşenmesi ile alâkalı kâfi miktarda eşya, işletilecek dükkan, han.
2- Binek hayvanı veya bisiklet, motosiklet, otomobil v.s.
3- Bir adet silah.
4- İş elbisesi, günlük elbise ve bayramlık olmak üzere üç kat giyecek.
5- Kendisinin ve bakımı üzerine vâcip olan kimselerin bir senelik geçim
masrafları
6- Çift sürmede kullanılan bir çift öküz veya bir traktör ile zirâî
aletler.
7- Sanatkârın aletleri ve imalât makineleri.
8- Her eserden birer takımı aşmamak üzere kitaplar. (Okumasını
bilmeyenlerinki hariç)
ZEKÂTIN VERİLECEĞİ YERLER
İslâm Dininde zekâtın sarf mahalli yani
nerelere verileceği ta’yin ve tahsis edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim Tevbe
sûresi, 60. Ayet-i Kerîmesinde, Yüce Allah (C.C.) zekât için 8 sarf yeri
göstermiş, ta’yin hususunu Peygamber (s.a.v.)’e bırakmayıp, bizâtihî
kendisi yapmış ve zekâtın verileceği sekiz sınıfı şöyle beyan
buyurmuştur:
“SADAKALAR (ZEKÂTLAR) ALLAH (c.c.) TARAFINDAN BİR FARZ OLARAK, ANCAK
FAKİRLERE, MİSKİNLERE, SADAKALARI TOPLAMAYA ME’MUR OLANLARA, KALPLERİ
MÜSLÜMANLIĞA ALIŞTIRILMAK İSTENENLERE, (MÜKÂTEB) KÖLELERE, BORÇLULARA,
ALLAH YOLUNDA BULUNANLARA VE YOLDA KALMIŞLARA MAHSUSTUR. ALLAH HER ŞEYİ
İYİ BİLENDİR (HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİDİR).”
Müslümanlardan kendilerine zekât verilebilecek sekiz sınıf kısaca
şunlardır:
FAKİRLER: İslâm Dininin zekât için koyduğu zenginlik ölçüsüne ulaşmayan
yani nisab miktarından az malı olan ve mevcut malı ihtiyaçlarına kifâyet
etmeyen kimsedir.
MİSKİNLER: Hiçbir şeyi bulunmayıp, yiyeceği ve giyeceği şeyler için
dilenmeye muhtaç olan kimselerdir.
AMİL: Ulü’l-Emr (Müslümanların lideri) tarafından Beyt-ül Mâl (Devlet
Hazinesi) adına zekât, sadaka ve öşürleri toplamak için vazifelendirilen
me’murlar.
MÜELLEFE-İKULUB: Kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselerdir.
GÂRÎMÎN: Borçlu kimseler demektir. Borç altında olup da ödeme imkanı
olmayan kimselere de zekât verilir.
İBN-İ SEBİL: Yolcu, yolda kalan kimse demektir. Memleketinde malı olsa
bile, gurbette parasız kalan kimseye ihtiyacı nisbetinde zekât verilir.
Böyle kimselerin zekât almayıp, faizsiz olmak şartı ile borç para alması
daha hayırlıdır.
RİKAB: Köle demektir. Azad edilip, hürriyetine kavuşturmak için onu
zekât parası ile satın almak, yahut efendisi tarafından âzad edilme
bedeli olarak kendisine zekât vermek câizdir.
FÎSEBÎLİLLAH: Allah yolunda hizmet eden ve Beytü’l Mâlden (Devlet
Hazinesi) tahsisat, maaş almayan kimseler ve hizmet erbabı.
|
|
|
MÜHİM HATIRLATMA (!)
Zekât, fıtra ve vâcip olan ibadetler
cümlesinden olan sadakalar, Kur’ân-ı Kerîm’de ta’yin ve tahsis edilen bu
sekiz sınıfın dışında, kimseye verilmez. Bu hususta ictihat ve fetvâya
cevaz yoktur.
Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî ve küllî hükümler taşıyan âyet-i
kerimeleri üzerinde ehli tarafından içtihadda bulunmak ve görüş beyan
etmek mümkündür. Bu umumî ve küllî hükümlerin; cemiyetin ihtiyaçlarına
zaman ve mekanın icablarına göre, Müslümanların gerek dînî ve gerek
dünyevî müşkillerini çözecek evsafı hâiz olması, Kur’ân-ı Kerîm’in
büyüklüğünün ve kıyamete kadar hükümranlığının icabıdır.
Müfessir, müctehid ve fakihler, zekât ve sadakaların verileceği yerleri
bildiren Ayet-i Kerimedeki “Fî sebîlillah” kavl-i celîli umumî ve küllî
mânâlar ifâde eden bir ilâhî tabirdir demişler ve ifade ettiği mânâlar
üzerinde çok durmuşlar, murâd-ı İlâhînin neler olduğu, hangi mânâlara
şâmil olduğu hususunda beyan ve tefsirlerde bulunmuşlardır.
Burada onların görüşlerini teker teker izah etmemize imkân yoktur. Bu
husustaki tedkikimizi şöyle hülasa edebiliriz;
«FİSEBİLİLLAH» ÜZERİNE BİR
TEDKİK
Sebîl; yol demektir.
Sebîlullah; Allahın rızasına ulaştıran yol demektir. Bu yol gerek ilim,
gerekse amel ile olsun gerek mal gerek beden ile olsun.
Tefsir, hadis ve fıkıh alimlerinin çoğu burada “Fî Sebîlillah” kavl-i
celîlinden murâd; Allah yolunda gazâ edenlerdir, demişlerdir.
Harkî Hazretleri ve İbni Kadâme “Zekâtın verileceği sınıflardan yedinci
sınıf şüphesiz Allah yolundaki gazilerdir” dediler.
İmâm-ı Azâm ve İmâm-ı Yusuf Hazretleri,“Her gâziye zekât verilmez. Ancak
fakir ve muhtaç olanlara verilir.” dediler.
Zekât ve sadakaların verileceği yerleri bildiren Âyet-i Kerime’deki “Fî
Sebilillah” kavl-i celîli; umumî ve küllî hükümleri içine alan bir ilâhî
tabirdir.
«Bedâi’ı’s-Sanai» kitabının 2. cildi, sahife 907’de ve «Fethü’l-Kadir
Şerhi» cild 2 ve «İbni Abidin Haşiyesi» cild 2’de, Hanefî âlimlerinin
cumhuru: “Mezkür Âyet i Kerime’deki “Fî Sebîlillah” kavl-i celîlinden
murâd; fakirliğinden dolayı İslâm ordusunda cihâda katılamayan
gazilerdir” dediler ve mücahidlerin fakirleri ile kayıtladılar,
demektedir. Delil olarak da, Peygamber Efendimizin, Hz. Muaz’ı Yemen’e
vali olarak gönderirken, “Sana öğretiyorum, muhakkak Allah (c.c.)
onların üzerlerine sadakayı (zekâtı) farz kıldı. Onu zenginlerinden
alır, fakirlerine verirsin” buyurduğunu naklediyorlar.
İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Hanbel (r.a.) hazretleri de «Fî
Sebîlillah» kavl-i Kerîminden maksat, Allah yolunda gazâ edenlerdir,
dediler.
Bunlarla kati olarak anlaşıldı ki; dört mezhebe göre de, muhakkak cihâd,
Allah yolunda mânâsına gelen “Fî Sebîlillah’a” dahildir.
Ulemânın cumhurunun hükmü, muhakkak “Fî Sebîlillah”ın gaziler ve Allah
kelimesinin yükselmesi, Kelîme-i Tevhid’in ulaşamadığı yerlere
ulaştırılması için cihâd olduğudur.
Bununla beraber, “Fî Sebîlillah” lafz-ı celîlini muayyen bazı hususlara
hasretmek câiz değildir. Bütün iyilik, hayır işlerine şâmildir. Çünkü,
lafız umûmîdir. Hayır işlerinin bazısı ile sınırlamak için sahih delil
yoktur, dediler.
İmâm-ı Kâsânî «Bedâi Tefsiri»nde, İmâm-ı Râzî de «Râzî Tefsiri»nde, “Fî
Sebîlillah” lafz-ı celîlinin zâhirî mânâsı ile yalnız gazilere
hasredilmesinin câiz olamayacağını, her türlü hayır işlerine şâmil
olacağını zikrettiler.
Nitekim İbn-i Esîr hazretleri, «Nihâye»
kitabında, “Sebil” lafzını yol olarak tarif eder ve Sebîlullah lafzı
umûmî bir tarif olduğunu söyler: “Azîz ve Celîl olan Allah’a yaklaştıran
her yol ve bu yola delalet eden her samimi işe şamildir. Farzları eda
etmek, nâfile ibadetler ve her türlü taat ile Allah’ın rızasını aramak
gibi” der.
Bu mânâ «Keffal Tefsiri»nde de bazı fukahânın, zekât ve sadakaların, her
türlü hayır işlerine meselâ, ölülerin kefenlenmesine, kal’a yapılmasına,
câmilerin yapım ve tamiratına sarf edilmesine cevaz verdikleri
naklolundu.
Bu tariften anlaşılan mânâ şudur; İslâm dinine yapılan her yardım, İslâm
şeriatının desteklenmesine sarf edilen her sadaka “Fî Sebîlillah”a
dahildir.
«Menâr» isimli kitabın sahibi, zekâtın verileceği yerleri beyan eden
Âyet-i kerimenin tefsirinde dedi ki: “Muhakkak burada «Fî Sebîlillah»
ile bütün Müslümanların umûmî menfaati ve bununla kâim olan din ve
devlet işlerinin düzgün bir şekilde devamı murâd edilmektedir. Yoksa
şahıslar kasdolunmamaktadır”.
«Menâr Tefsiri» cild 1, sahife 585 ve 587’de deniliyor ki: “Bu zamanda
Allah yolunda infak edilenin en mühimi, İslâm’a davet edici insanların
yetiştirilmesi ve onların gayri müslim memleketlerine cemiyetler,
kuruluşlar tarafından gönderilmesi ve bu kişilerin gayri müslimlerin
yaptığı gibi mâlî imkânlarla desteklenmesidir”.
Netice olarak; Ulema, “Fî Sebîlillah”, nazm-ı celîlinden murâdın Allah
yolunda cihâd olduğu hususunda tam ittifak halindedir.
Unutulmamalıdır ki, cihâd yolları her asırda değişmektedir. Bu asırda
cihâd fikir ve ilim savaşı olarak bütün şiddetiyle devam etmektedir.
Küfür cephesi her türlü vasıtaları ile İslâmın karşısında
müttefiktirler. Günümüz ilim ve fikir savaşının baş mücâhidleri, İslâmî
ilimleri okuyanlar, Kur’ân-ı Kerim’in ahkâmını öğrenenler, öğretenler ve
bu uğurda gerekirse her türlü meşakkat ve fedakarlığa göğüs gerenlerdir.
Bu mücahid gurubu zekât ve fıtranın verileceği en uygun yerdir. Bunlara
her türlü yardımda bulunmak da her Müslümanın vazifesidir.
Mühim olan esas şartın yerine gelmesidir. Bu da, Allah yolunda, İslâmın
hizmetinde, yer yüzünde İlâ-yı Kelîmetullah’da gayret etmektir. Hele bu
gayret, gayri müslim beldelerinde İslâma davet için irşad ve tebliğ
merkezleri kurmak ve câmîler açıp yönetmek ise, bu Allah yolundaki büyük
cihâddır. Bu cihâdın vasıtası hangi şekilde olursa olsun! Asıl maksad
Allah yolunda insanları İslâma davettir.
İslâmî cihâd ile cahiliyet savaşları arasındaki fark da insanları İslâma,
hakka davettir.İşte bu Allah yolu ile şeytanın yolunun arasını ayıran
hakiki unsurdur.
Selâm Hakk’a tâbi olanlara…
FITIR SADAKASI ORUÇLUNUN
HATALARINI TEMİZLER
“Fıtır”, orucu açmak mânâsına gelen bir
kelimedir. Fıtır sadakası ise, Allah’ın insana Ramazan ayını idrâk etme,
yaşama, onun bereketinden istifade etme imkânını vermesine karşılık bir
şükran olarak verilen sadaka demektir. Türkçemizde bu kelime, öteden
beri fitre olarak kullanılır. “Fitre”nin Arapça aslı olan fıtra ise
yaradılış, fıtrat mânâlarına gelir. Bu yönüyle fitre yani fıtır
sadakası, Allah’ın bizleri kâinatta en yüce varlık olarak yaratmasına
karşılık teşekkürün ifadesidir.
Fitre, Efendimiz (s.a.v)’in Medine’ye hicretlerinden iki yıl sonra
orucun farziyetiyle beraber vâcip kılınmış olan bir ibâdettir.
Fitre hakkında İbn-i Abbas (r.a): “Resûlüllah (s.a.v) fıtır sadakasını
oruçluyu faydasız söz ve fiillerden, çirkin ve ölçüsüz lafların
(pisliğinden) temizleyici, fakirlere de yiyecek olmak üzere vâcip kıldı”
(Ebû Dâvud, Zekât 17. İbn-i Mâce, Zekât 21) buyurmaktadır. Buradan
hareketle fitrenin kazandırdıklarını ferdî ve ictimâî olmak üzere iki
ayrı açıdan ele alabiliriz. Şöyle ki; oruç tutan kişi, beşeriyeti icâbı
kendisine ve hele hele oruçlu bir insana yakışmayacak davranışlarda,
konuşmalarda, hatta düşüncelerde bulunabilir. Bunlar oruç ibâdeti adına
bir eksikliktir. Bu eksikliklerin telâfi edilmesi, ibâdetin kâmil ve
mükemmel olması için şarttır. Bilindiği gibi sehiv secdesi, namazda
yanılma neticesi meydana gelen kusuru telâfi eden bir ameldir. İşte bu
açıdan fitre de, orucu mükemmeliyete taşıyan bir ibâdettir.
İctimâî açıdan ise fitre, cemiyet fertlerinin dertleri ile dertlenme ve
onları çözme adına atılan küçük bir adımdır. Fitre zenginden fakire
sevgi, fakirden zengine hürmet ve saygı adına kurulan bir köprüdür.
Fitre, vermenin zevkini tatma, veren el olan adına bir vesîledir. Her
şeyden önce fitre, Allah Resûlü’nün inananlara emridir. Fitre hâssaten
bayram günlerinde fakir fukaranın sofrasının zenginleşmesine, üzerine
daha güzel elbiseler alıp giymesine vesîle olacaktır.
|
|
|